Kategoriler
Haberler

Türk yargısı bu Tünel’e nasıl girdi, nasıl çıkar?

Bundan önceki “Türk yargısının 15 Temmuz’la imtihanı; İyidil vak’ası” başlıklı yazıda eski Korgeneral Metin İyidil’e “15 Temmuz” ile ilgili önce müebbet hapis cezası verilmesi, sonra beraat ve tahliyesi, tepkiler üzerine tekrar tutuklanmasını ele almıştık. Zira bu dava, Türk yargısının son 4 yılının adeta bir prototipi durumundadır.

Bütün erkleri fiilen tek elde toplayan R.T. Erdoğan, İyidil’in beraat ettirilmesi üzerine “yargıya gerekli talimatları verdiğini” söylemiş ve bizi teyit etmişti!

Bu yazıda meseleyi biraz daha açmaya, yargının bu sürece nasıl geldiğini ve sonrasında neler yapılabileceğini ortaya koymaya çalışacağız.

“TÜNEL BAKIŞLI DAVA” NEDİR?

“Tünel bakışlı dava”, adaletten sapmış, önyargılı yargılama sistemidir. Bu dava tarzında; soruşturmadan temyiz aşamasına kadar tüm süreçte görev alanların adeta bir tünelde gidercesine, psikolojik, sosyal ve konjonktürel etkilerle yönlendirilip, bir sanığı suçlu olarak kabul edip cezalandırmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

Süreçte yer alan aktörler sanığı cezalandırma gayreti içinde olup tıpkı tüneldeki tren gibi başka hiçbir alternatife yönelmezler, kişinin fail olmaması, başkasının suçlu olması, suçun unsurlarının oluşmaması veya sanığa atfedilen eylemin suç oluşturmaması gibi ihtimalleri görmezler/ göremezler. Tüm yargılama süreci sonuca göre şekillendirilir, işkence, yalan tanıklık, gizli tanıklık, sahte belge üretimi, aldatılarak beyan alma gibi yöntemler meşru sayılır. Bu usulde mahkûm edilmesi gereken (!) mahkûm edilir, kurtarılması gereken cezadan kurtarılır (!), başka bir ifade ile masum cezalandırılırken, suçlu cezasız kalır. Bakışlarını tünelin dışına çevirmek neredeyse imkansızdır.

Bu konuya Amerika’da görülen bir dava örnek olarak gösterilmektedir. Marvin Anderson isimli bir siyahi vatandaş, gasp, kaçırma, şiddet ve beyaz bir kadına tecavüz suçlarından tutuklanır.  Soruşturma aşamasında şüphelerin ortadan kaldırılması ile ilgili pek çok alanda sorunlu olan dava, sanığın siyahi, mağdurenin beyaz olması gibi sebeplerle Anderson, tüm itirazlarına, kendisini haklı gösterebilecek tüm savunmalarına rağmen, tamamı beyazlardan oluşan bir jüri tarafından suçlu bulunur.

1988 yılında ilk yargılama aşamasında da adı geçen, kendisi de siyahi olan John Otis Lincoln isimli bir kişi asıl suçu kendisinin işlediğini belirterek mahkemeye başvurur, ancak ciddiye alınmaz. Anderson’un vermiş olduğu hukuk mücadelesi sonucunda DNA testi çalışmaları yapılır ve onun suçsuz olduğu anlaşılır. 2002 yılında, 15 yıl hapis, 4 yıl denetimli serbestlik ve de yapılan yeniden yargılama neticesinde Anderson’un suçsuzluğuna karar verilir.

Anderson davası, tünel bakışlı davaya örnek olarak gösterilir. Çünkü mağdurun beyaz, sanığın siyahi olması nedeniyle soruşturma ve yargılamada görev alanların önyargılarının davayı tünel bakışlı davaya dönüştürdüğü, Anderson’un masumiyeti DNA tespiti ile kesin olarak ortaya konuluncaya kadar diğer şüphe sebeplerini görmezden gelip, tünel dışına bakamamışlardır.

Bu konuda daha detaylı bilgi almak isteyenler de Wisconsin–Madison Üniversitesi’nden Keith Findley ve Michael S. Scott’un “The Multiple Dimensions of Tunnel Vision in Criminal Cases” başlıklı araştırmasına bir göz atabilirler.

TÜRK YARGISINDAKİ “TÜNEL”

Türkiye’nin “Tünel Bakışı” davalar sürecine giriş miladı ‘17-25 Aralık 2013 Yolsuzluk Soruşturmaları’dır.

2010 yılında başlatılan soruşturma sürecine 17 Aralık ve 25 Aralık 2013 tarihlerinde son verilmiş;

– Ayakkabı kutularında saklanan paralar, rüşvet listeleri, kamera kayıtları, telefon tapeleri, tanık beyanları, kara para trafiğini ortaya koyan resmî belgeler gibi pek çok somut delille Reza Zarrab ve diğer failler tutuklanmış,

– İşin ucu Recep Tayyip Erdoğan’a dayanınca, “Tünel Bakışlı Dava” süreci başlamış, yolsuzluk yapanları yakalayıp tutuklayan polisler, hâkim ve savcılar “paralel” ilan edilip, görevden alınmış daha sonra tutuklanmış, Reza Zarrab ve diğerleri serbest kalmış,

– Rıza Sarraf’ın aklanma süreci, televizyon ekranlarında, Türk Bayrağı önünde, “ülkenin cari açığını kapatan kahraman” olarak “Ulusa Sesleniş” konuşması ile zirveye ulaşmış,

– Recep Tayyip Erdoğan’ın yön tabelalarını takip edip tünele giren, Rıza Sarraf ve diğerlerini serbest bırakıp hakkında takipsizlik kararı veren hâkim ve savcılar, aynı tünelde yollarına devam edip operasyonu yapan polisleri tutuklamışlardı…

Devamı da çorap söküğü gibi geldi. İşte kronolojik olarak yaşananlar:

17-25 Aralık Operasyonları

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 2010 yılında başlattığı iki ayrı soruşturmayı sırasıyla 17 ve 25 Aralık 2013 tarihlerinde sonuçlandırdı. 25 Aralık soruşturması, 17 Aralık soruşturması gibi rüşvet, yolsuzluk suçlamalarını ihtiva etmesinin yanında, uluslararası terörün finansmanı iddialarını da kapsıyordu. 25 Aralık soruşturmasının operasyona dönüşememesinin sebebi de 17 Aralık gibi Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın soruşturma kapsamında olması idi.

17-25 Aralık’ta yakınlarının adının karıştığı yolsuzluk soruşturmalarının ardından Recep Tayyip Erdoğan, iddiaların adil bir şekilde yargılanmasının önünü açmak yerine Gülen Cemaati’ni şeytanlaştırmayı tercih etti, onları devlete paralel bir yapı kurmakla suçladı ve cemaate savaş açtı.

16 Şubat 2014, HSYK’nın Adalet Bakanlığına bağlanması

Bu tarihte HSYK kanunu değişti. Bu değişiklikle, HSYK’nın yetkileri büyük ölçüde tırpanlandı ve HSYK tamamiyle Adalet Bakanı’nın kontrolü altına girdi.

28 Haziran 2014, Sulh Ceza Hakimliklerinin kurulması

Sulh Ceza Hakimlikleri, Türk yargısının “Tünel”e gönüllülerin/gönlü edilenlerin rehberliğinde rızai olarak girmesine ve sonra orada hızla yol almasına hizmet edecek en önemli müessese oldu. Erdoğan’ın nunu “Paralel Yapıyı bitirmek için bir proje üzerinde çalışıyoruz“ ifadesiyle haber vermişti.

4- 22 Temmuz 2014, 17-25 Aralık polislerinin tutuklanması

Proje hakimliklerin ilk icraatı, 17-25 Aralık operasyonlarını gerçekleştiren polisleri tutuklamak oldu. Yolsuzluk yapanlar serbest kalırken onları suç üstü yakalayan polisler tutuklandı. Bu durum Türk yargısını “Tünel”e sokan en önemli adımlardan birisi oldu.

5- 12 Ekim 2014, HSYK seçimi

Hükümetin oluşturduğu, insan kaynağı, ekonomik ve siyasi olarak desteklediği Yargıda Birlik Platformu adayları HSYK seçimini kazandı. Böylece yargı yönetimini ele geçiren siyasetin önünde, yargıyı bütün olarak kendi tasarladığı “Tünel”in içine sokması için hiçbir engel kalmadı.

6- 30 Nisan 2015, Mustafa Başer ve Metin Özçelik tutuklanması

Bu tutuklama, “Tünel”e sokulan Türk yargısına “Gözlerini kanun da dahil, tünel dışında hiçbir yere çevirmeyeceksin” talimatının ve bu talimata aykırı davranış halinde ne olacağının en net ifadesiydi.

7- 15 Temmuz 2016, “15 Temmuz darbe kurgusu”

O günler, Türk yargısının içine sokulduğu “Tünel”in en karanlık bölümüydü! Darbeci askerlerden önce, 2745 hâkim ve savcı gözaltına alınarak tutuklandı. Yüzlercesinin yer değiştirildi. Gözaltı ve tutuklamaları gerçekleştirmek için Ankara’dan tüm Başsavcılıklara ve Emniyet Genel Müdürlüğüne talimat verilmişti. Talimatlarda; “listede ismi yer alan hâkim ve savcıların darbe girişiminde bulunan askerlerle aynı silahlı örgütün üyesi olduğu” ve “onlarla fikir ve eylem birliği içinde hareket ettiklerine dair kuvvetli suç şüphesini oluşturacak delillerin olduğu” yazılmıştı. Bu ifadenin hedefinin diğer hâkim savcıları manipüle etmek olduğu sonrada anlaşılmıştı

8- “Tabii Hâkim Güvencesi”nin ortadan kaldırılması

6 Ocak 2017 tarihli Resmî Gazete’de “680 sayılı Olağan Üstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesi” yayımlandı, bu KHK’nın 7. maddesi ile 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 93. Maddesinde yapılan değişiklikle daha evvel “bir hâkim ve savcının görev yaptığı yere en yakın Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yapılması gereken yargılamalarda” yetki “Bölge Adliye Mahkemelerinin bulunduğu yer Ağır Ceza Mahkemelerine” verildi. Bu kararla, o tarih itibariyle sayıları 140’ı bulan Ağır Ceza Mahkemesinin yargılama yetkisi 9 yer Ağır Ceza Mahkemesine verilmiştir. Böylelikle hakimler ve savcılar birbirlerine değil, sadece sistemin belirlediği -gözünü “Tünel”den ayırmamaya azimli- hâkim ve savcılara emanet edilmiş oldu.

9- 16 Nisan 2017 Anayasa Referandumu, HSYK’nın HSK oluşu

2010 Anayasa değişiklikleri ile yargının yönetiminde ilk defa kendilerine söz hakkı verilen ilk derece hâkim ve savcıları, 2010 ve 2014 HSYK seçimlerinin ikisinde de Adalet Bakanlığı tarafından belirlenen adayları seçti, buna rağmen yürütme organına yaranamadı.

Özellikle 2014 HSYK’sı, kendisine oy vermemeyi tercih eden ve muhalif tutum sergileyen meslektaşlarını fişlemiş ve meslekten atıp cezaevlerine hatta tek kişilik hücrelere doldurmuştu.

2017’den sonra hâkim ve savcılarla ilgili kurul artık “Yüksek” değildir, sadece Hakimler ve Savcılar Kurulu’dur. Yüksekliğini kaybeden kurul üyelerinin tamamının siyasiler tarafından seçilmesini öngören yeni sistemle tamamen siyasete angaje oldu.

Bu son hamle artık Türk Yargısını oluşturan hâkim ve savcıların kıskançlık, kısa vadeli menfaat arzusu gibi saiklerle kendi rızası veya dirençsizliği nedeniyle sokulduğu “Tünel”de artık sonsuza dek kalacağının, üstelik “Tünel”in sahipleri değiştikçe, havladığı kişi değişen köpek gibi davranmak zorunda kalacağının mührü olmuştur.

Tünel’de görülen davalar, oluşturulan mağduriyetler ne olacak?

Bu soruya Profesör Dr. Âdem Sözüer 13 Şubat 2014’te yaptığı bir konuşmasında, İngiltere ve Almanya’da uygulanan sistemlerden bahsederek, “bir yargılamada tünel bakışı varsa bu dava yeniden yargılanmasının yapıldığını” vurgulamıştı.

Bu açıklamadan da anlaşıldığı üzere 17-25 Aralık sonrasında ve özellikle 15 Temmuz’un ardından, önce “irtibat ve iltisak” gibi hukuki karşılığı olmayan kavramlarla insanların KHK’larla işinden edilip, ardından işkence, itirafçı, sahte delil, aile efradı ile korkutma, kandırma gibi pek çok hukuksuz yöntemle illaki suçlu ilan edilip cezalandırılması hedeflenerek işletilen ve sonucunda da mahkumiyetlerle karşılaşan insanların davaları yeniden yargılamaya konu edilecektir.

Sürecin mağduru olan biz hukukçulara düşen ise İngiltere ve Almanya’da uygulandığı ifade edilen sistemi ülkemize kazandırmak için kafa yormaktır… Yaşanan pek çok sorun, kanunlardan ziyade uygulamadan kaynaklanmakta olup ileride kurulacak komisyonlar ile bunlar kısa sürede aşılabilecektir. O zamana kadar da hukuk ve adalet mücadelesine, yazarak ve anlatarak da olsa bu sürece katkı sağlamaya, davaları AİHM ve BM gibi uluslararası platformlara taşımaya devam etmeli.

Kötüler kötülüğünün gereği yapmaya çalışırken iyilik ve adalet iddiasında olanlar da üzerine düşeni yapacaktır.

Kaynak: Tr724

Kategoriler
Haberler

“İran, 15 Temmuz’un neresinde?”

Tr724’ten Yazarlarından Gazeteci Bülent Korucu’nun analizi şöyle;
 

Erdoğan’ın darbesi 15 Temmuz bugünlerde yeniden gündemde. İranlı General Kasım Süleymani’nin ABD tarafından öldürülmesinin ardından onun 15 Temmuz’daki rolü konuşuluyor. Konuşuluyor dediysem öyle abartılı bir şey sanmayın. Asıl darbeyle ülkeyi tamamen teslim alanlar zaten konuşmuyor. Muhalefet rolü verilenlerin bir kısmı korkusundan bir kısmı da işbirlikçiliğinden üç maymunu oynamayı seçti. Normal bir ülkede koparacağı fırtınanın yüzde biri bile yok.

Peki tartışma nasıl başladı? İran bağlantısı tescilli Nurettin Şirin bir televizyon programında “15 Temmuz darbe girişimin akamete uğratılması için kim ne yaptıysa ondan daha fazlasını yapan kişinin adı Kasım Süleymani’dir” diye konuştu.

Kudüs Tv Yayın Yönetmeni Nureddin Şirin, İran Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin 15 Temmuz’daki rolünü anlattı pic.twitter.com/uwXHAXvCYG

— Tr724 (@Tr724) January 8, 2020 Kudüs Gücü Komutanınını, Kudüs TV Genel Yayın Yönetmeninin savunması normal gelebilir ama söyledikleri yenilir yutulur cinsten değil. Şirin, belliki Sünni siyasal İslamcıların, sevinmesine öfkelenip frensiz konuşuyor. Onun icraatlarını anlatırken “hayal dahi kuramazsın, böyle bir denklem kuramazsın.” diyecek kadar ileri gidiyor. Şirin’in dikkat çeken diğer ifadesi de Erdoğan’ın herşeyi bildiğini savunması.

Erdoğan neyi biliyor ve Süleymani’nin kurduğu denklem nedir?

15 Temmuz gecesi organize biçimde askerle karşı karşıya gelen ve hunharca infazlar yapanların görüntülerinde hep benzer profiller var. Normal halk darbeyi durdurma motivasyonu ile hareket ederken, onlar silahlı ve öldürme amaçlı olduklarını gizlemiyordu. “Üstü çıplak, kolunda bandaj olan benim. Askerin kafasını bizatihi ben kestim. Herhangi birinizin kafasını da keserim” tehditlerini savuran kişi ya da Genelkurmay’ın önünde video çekip paylaşan silahlı sakallı gibi örnekler çoktu. Bir cinayette kullanılınca ortaya çıkan ve Ankara Emniyetinden dağıtılan uzun namlulu silahlar da bu tiplere gitti herhalde.

Bunlar kimilerine göre bir hafta önce Suriye’den getirilen Abdülhamit Han Tugayı cihatçılarıydı. İHH Başkanı Bülent Yıldırım’ın bir meydan konuşmasında övdüğü, onlarla birlikte tanka karşı yürüyen Suriyelilerin ne kadarı silahlıydı, bilemiyoruz. Çünkü olaylarda ölüme sebebiyet verdiği öne sürelen pek çok silahın balistik incelemesi yapılmadı. Tıpkı Akıncı Üssü’nden havalanan ama bombalama yapıp yapmadığı incelenmeyen 11 savaş uçağı gibi.

Ortalama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşında rütbesiz askere karşı sempati ve empati duygusu yüksektir. Mecburi askerliğin doğal sonucu diyebiliriz. Herkes o çarktan geçmiştir ve halen silah altında mutlaka bir yakını vardır. Askeri öğrenciler de o gece rütbesiz asker konumundaydı. Pek çok yerde bu empati duygusu kendini gösterirken er ve öğrencilerin linç edildiği yerlerdeki kitle profili ayrışıyordu. Ve bu kişiler köprüde yaşandığı üzre kenara çekilip sivil halka da ateş açıyorlardı.

İkinci sıradışı durum ise ‘siviller’ arasındaki organize dağılımdı. Bu öylesine dikkat çekiciydi ki AKP’liler bile söylüyordu. Şaşkınlığını gizleyemeyen AKP Milletvekili Ravza Kavakçı Kan, TBMM Araştırma Komisyonu’nda: “O geceyi değerlendirdiğimizde, ilginç bir şekilde herkesin olması gereken yerde olduğunu görüyoruz. Yani vatandaşlarımız belli bir yere yığılmıyorlar, herkes köprüye gitmiyor ya da herkes farklı bir yerlere dağılıyor. Bu gerçekten ilginç bir şey, hani Allah’ın lütfu bana göre, ama onun haricinde nasıl oldu onu da bilmiyoruz.” diyecekti. İstanbul Valisi Vasip Şahin ise “Genelde refleks olarak vatandaş çok enteresan bir şekilde, sanki kendi aralarında daha önceden tatbikatını yapmış gibi bir insiyak içerisinde çeşitli noktalara birden müdahale etme noktasında harekete geçtiler,” sözleriyle onu teyit edecekti. Kalabalığı yönlendiren profesyoneller hiç uzak ihtimal değil.

Birilerinin çok önceden hazırlıklı olduğu ifadelere de yansıdı. 34 kişinin hayatını kaybettiği köprü davasında müşteki olan Berat Kulunyarab “İstihbaratçı tanıdığım olduğu için 15 Temmuz 2016 tarihinde darbe kalkışmasınının olacağını biliyordum. Bu nedenle 14 Temmuz 2016 günü otobüsle (Nevşehir’den) İstanbul’a geldim. Ümraniye ilçesinde beklemeye başladım. Kalkışmanın başladığına ilişkin haberler gelince Boğaziçi Köprüsüne doğru harekete geçtim.”şeklinde ifade verdi.

İRAN GAZETELERİ: ERDOĞAN’I BİZ KURTARDIK

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le Soçi’de mutabakata varınca İran gazeteleri Nurettin Şirin gibi sopanın ucunu göstermiş ve Erdoğan Temmuz 2016’da Batılı ve Arap devletler onu devirme arayışındayken askeri darbeden İran istihbaratının yardımı sayesinde kurtulduğunu unutmuş görünüyor” ifadelerine yer vermişti.

15 Temmuz ilk tepki veren ülkelerden biri İran ve Dışişleri Bakanı Cevat Zarif olmuştu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Zarif’in sabaha kadar 4-5 defa kendisini arayıp bilgi aldığını söylemişti. İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Şamkani ve Kasım Süleymani’n de destek bildirenlerden olduğu belirtilmişti.

Süleymani’nin Rusya ve Putin’le İran arasındaki santral kişi olduğu düşünülürse başka şüpheler de gündeme gelebilir. Washington National Defense Üniversitesinde ulusal güvenlik stratejileri profesörü olan Ömer Taşpınar, Putin-Erdoğan ilişkisini yorumlarken. “Benim duyduğuma göre Putin, istese Erdoğan’ı zor durumda bırakacak birçok dosyaya sahip. Yolsuzluklardan tutun da 15 Temmuz’un gerçek yüzüne gidebilecek kadar kirli dosyalar var elinde” demişti.

Yıllarca İran’da yaşayan Selahattin Eş Çakırgil, Süleymani’yi anlatırken; “İran’lı yetkilere, ‘Bugün, Ortadoğu’da Tahran, Bağdat, Şam, Beyrut ve San’a gibi 5 başkenti elimizde tutuyoruz..’ diyebilmelerini ve belki de güç zehirlenmesini de ‘hediye’ etti.” yorumu yapıyor. Reza Zarrap ve Selam-Tevhit-Kudüs Soruşturmasını düşününce insanın içine bir kurt düşüyor. Acaba ilan edilmeyen 6. bir başkent var mıdır? Varsa neresidir!

Kaynak: Tr724

Kategoriler
Haberler

Türkiye’deki değişimi Yamanlar Koleji üzerinden anlamak

Bold’da yer alan analiz şöyle;

Erdoğan Rejimi, Gülen Hareketi’ne ait vakıf ve derneklere ait 1400’e yakın okulu kapattı. Yamanlar Koleji, bu okulların en sembolik olanlarından biriydi. Kolej, hareketin temellerinin atıldığı yıllarda kurulan ilk kolejdi.

1982 yılında eğitime başlayan okul modern eğitim sistemini tercih etti. Din adamı olan Gülen, Türkiye’nin temel sorununun eğitim olduğunu belirterek takipçilerine “Cami ya da imam hatip lisesi” yapmak yerine modern eğitim veren okullar açmalarını önerdi.

Bu kapsamda kurulan ilk okul olan Yamanlar Koleji, Türkiye’nin en başarılı özel okullarından biri oldu ve devamında Gülen Hareketi, Türkiye’de 21 üniversite ve 1400’e yakın özel okul kurdu.

2013 Yılında Erdoğan Hükümeti’nin dört bakanı ve Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ı hedef alan yolsuzluk operasyonundan sonra Tayyip Erdoğan, Gülen Hareketi’ni suçladı. 17/25 Aralık Yolsuzluk Operasyonu olarak bilinen bu operasyonlar polis ve savcıların görevden alınmasıyla kapatıldı.

Erdoğan, hemen ardından Gülen Hareketi’ne bağlı vakıflara ait olan okullara, önce para cezaları gönderdi, bazı okulların suları kesildi, bazı okulların ise bahçeleri yıkılarak yol geçirildi.

Baskılar devam etti ve okulların yönetimlerine el konmaya başlandı. Okullara tamamen el konulması ve eğitimin durdurulması ise 15 Temmuz 2016’daki tartışmalı darbe girişiminden sonra oldu.

Darbe girişimi sonrası Türkiye’deki tüm gücü eline geçiren Erdoğan, OHAL ilan etti ve başkanlık sistemine geçti. Bu süreçte Gülen Hareketi’ne bağlı vakıfların sahip olduğu tüm okullar kapatıldı.

Erdoğan Rejimi, bu okulların çoğunu “selefi inancının” işlendiği İmam Hatip Liselerine dönüştürdü. Gülen hareketinin ilk okulu olan Yamanlar Koleji de bunlardan biriydi.

Yamanlar Koleji’ndeki dönüşüm 2020’nin ilk günlerinde yapılan bir etkinlikle Türkiye’de yeni bir tartışma başlattı.

Kolejin geçmişte spor ve tiyatro salonu olarak kullanılan bölümünde Sıla Vakfı tarafından “Şeriat” konulu bir konferans düzenlendi. Sıla Vakfı’nın toplantısında konuşmacılardan İhsan Şenocak, İsrail’e savaş ilan edilmesini istedi ve “Yürüyün Tel Aviv’e biz de arkanızdan gelelim” diye hükümet yetkililerine seslendi. Bu sözler salondan büyük destek gördü.

Toplantının tartışılan önemli konularından biri de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün salonda bulunan resminin üstünün kapatılmasıydı.

Salondaki sarıklı ve cüppeli kıyafetli insanlar ve yapılan konuşmalar, geçmişte modern eğitim veren okulun Gülen Hareketi’nin elinden alındıktan sonra yaşadığı değişim ekseninde tartışıldı.

Türkiye’de eğitim sistemi son yıllarda büyük değişim yaşadı. Erdoğan Rejimi tarafından binlerce yeni imam hatip lisesi açıldı ya da varolan okullar imam hatip okuluna dönüştürüldü. Aileler bu durumdan şikayetçi ancak modern eğitim veren okulların sayısı her geçen gün azalıyor.

Kaynak: BOLD

Kategoriler
Haberler

AKP’de Kanal İstanbul korkusu: Kutuplaştırma siyaseti artık bir şey getirmiyor

AKP içinde “Ben yaptım oldu” anlayışının terk edilmesi gerektiğini düşünen bazı yöneticiler, Kanal İstanbul gibi büyük projelerde tüm toplum kesimlerinin dinlenmesi gerektiğini, halkın ikna edilmeden atılacak adımın ters tepeceğini belirterek “Kutuplaştırma siyaseti artık bir şey getirmiyor” görüşünü dile getiriyor.

Cumhuriyet’in kulis haberine göre, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve bazı parti yöneticilerinin “İsteseniz de istemeseniz de yapılacak” dediği Kanal İstanbul ile ilgili AKP içinde de farklı tartışmalar yapılıyor. “Ben yaptım oldu” anlayışının terk edilmesi gerektiğini düşünen bazı parti yöneticileri, Kanal İstanbul gibi büyük projelerde tüm toplum kesimlerinin dinlenmesi gerektiğini, halkın ikna edilmeden atılacak adımın ters tepeceğini belirterek “Kutuplaştırma siyaseti artık bir şey getirmiyor. Mesele çok iyi anlatılmalı ve halk ikna edilmeli. Bu projenin artıları ve eksileri tüm yönleriyle ortaya konmalı. Tüm itirazlara ve eleştirilere karşı ‘kesin yapılacak’ söylemi doğru değil” görüşünü dile getiriyor.

Kanal İstanbul ile ilgili tartışmalar sürerken; AKP içinde de partinin bu konudaki yaklaşımı ve söylemi üzerinde farklı görüşler dile getiriliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, konuyla ilgili her konuşmasında CHP üzerinden Kanal İstanbul karşıtlarını eleştirirken “İsteseniz de istemeseniz de Kanal İstanbul yapılacaktır” diyerek kararlarının kesin olduğuna vurgu yapıyor. Bakanlar ve parti yöneticileri de Erdoğan’ın açıklamalarına paralel olarak görüşlerini dile getirirken, referandum tartışmalarına da “2011 seçimlerinde halk bu projeye evet demiştir” diyerek kapıları kapatıyor.

HALK İKNA EDİLMELİ

Parti içinde bu yaklaşım ve söylemin yanlış olduğu, Kanal İstanbul’un tüm artı ve eksileriyle iyi anlatılmadan, halk ikna edilmeden atılacak adımların ne ülkeye ne de partiye yarar getireceğini dile getirenler de bulunuyor. Bazı parti yöneticileri, “Kanal İstanbul’u isteyenler ve Kanal İstanbul’u istemeyenler” gibi bir tartışmanın ve kutuplaştırma siyasetinin artık bir şey getirmediğine dikkat çekerek “Bu projeyi her şeye ve herkese rağmen yapacağız gibi bir anlayış, ‘kesin yapılacak’ söylemi doğru değil. ‘Ben yaptım oldu’ politikasının artık bir getirisi yok. Kanal İstanbul gibi büyük projelerde tüm kesimler dinlenmeli, görüş ve eleştirileri dikkate alınmalı. Projenin doğru olduğu konusunda çoğunluk ikna edilmeli. İstişare mekanizmalarının genişletilmesi daha doğru olur. Gerekirse bu konuda referanduma gidilmesi bile düşünülebilir” görüşünü dile getiriyor.

Kategoriler
Haberler

Hiç bir hakimin garantisi yok!

Tr724’ten İLKER DOĞAN’ın haberine göre; Erdoğan, ‘beraat’ kararı veren ve İyidil’i serbest bırakan hakimleri bir çırpıda ‘f…’ ilan etti. Halbuki o hakimler daha düne kadar görevlerinin başındaydı ve haklarında soruşturma bile yoktu! İktidarın hoşuna gitmeyen tek bir karar vermeleri, hakimleri ‘f.töcü’ yapmaya yetti. Bu şu anlama geliyor; hiç bir yargı mensubunun yarın ‘f.töcü’ ilan edilmeyeceğinin garantisi yok! Hakimlerin ‘terörist’ ilan edilmeleri için iktidarın hoşuna gitmeyen tek bir karar vermeleri yeterli…

Eski Kara Kuvvetleri Komutanlığı (KKK) Eğitim ve Doktrin Komutanlığı (EDOK) Muhabere ve Muharebe Eğitim Destek Komutanı Korgeneral Metin İyidil kararı, Türkiye’de yargının geldiği noktayı göstermesi açısından önemli. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yargılandığı davada ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis’ cezasına çarptırılan İyidil, istinaf mahkemesinde ‘beraat’ etmiş ve tahliyesine karar verilmişti. Ardından verilen ‘talimat’ gereği İyidil yeniden gözaltına alındı ve tahliyesinden 3 gün sonra yeniden tutuklandı.

ERDOĞAN: GEREKLİ TALİMATLARI VERDİK!

Konu dün AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a soruldu. Erdoğan, yargının verdiği kararın ‘anlaşılır’ olmadığını söyledi, gerekli talimatları verdiklerini anlattı: “İlginç olan şey şu; tabii bunların hepsinin talimatlarını da verdik, yani kararı veren kişi veya kişilerin de F…’cü olması bu işin nerelere vardığını gösteriyor. Müebbet hapse mahkûm olmuş bir kişinin hemen tahliyesini verme gibi bir yola bir mahkeme nasıl gidebiliyor? Bu anlaşılabilir bir şey değil.”

HANİ YARGIYA MÜDAHALE YOKTU!

Erdoğan’ın açıklamalarının bir kaç boyutu var. Öncelikle Erdoğan, yargıya talimat verdiklerini birinci ağızdan itiraf ediyor. ‘Gerekli talimatları verdik’ diyor. Zaten beraat kararı veren hakimler hakkında HSK’nın jet hızıyla soruşturma açarak, her birinin ayrı yerlere sürülmesi iktidarın yargı üzerindeki baskısını göstermesi açısından yeterli. Kararın üzerinden saatler geçmeden yandaş medyada söz konusu hakimler hakkında ‘f.töcü’ yayınları başlamıştı bile. Halbu ki daha düne kadar o hakimler hakkında soruşturma bile yoktu!

BÜTÜN HAKİMLER POTANSİYEL TERÖRİST!

Açıklamanın ikinci önemli sonucu ise hakimlerin verecekleri muhtemel ‘hukuki’ bir karar sonrası ‘terörist’ ilan edilmelerinin an meselesi olduğu. Her hangi bir hakim, yarın hukuku uygulamayı aklından geçirir ve kanunlara uygun kararlar almaya kalkarsa anında ‘terörist’ ilan edilme riskiyle karşı karşıya. İktidar temsilcileri en yüksek perdeden bütün hakimleri ‘terörist’ ilan edebileceğini İyidil kararından sonra cümle aleme gösterdi. Cumhurbaşkanı sıfatı taşıyan Erdoğan, hiç bir yargı kararı olmaksızın hakimleri bir çırpıda ‘f…’ ilan etti.

Kaynak:Tr724

Kategoriler
Haberler

Selvi: Maksat ’15 Temmuz Erdoğan darbesi’ diyenlere gerekçe sunmak

Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi, CHP’nin, TBMM Darbe Komisyonu’nun açıklanmayan raporuna yazdığı muhalefet şerhinin amacının ’15 Temmuz Erdoğan darbesi diye uluslararası mahkemelere gideceklere TBMM’nin resmi raporuyla gerekçe sunmak’ olduğunu iddia etti.

CHP’nin ‘darbenin faturasını Erdoğan’a kesmek gibi bir saplantının içine’ düştüklerini savunan Selvi, muhalefetin ‘sanki darbeyi Erdoğan yaptırmış’ gibi tutum sergilediğini öne sürdü.

Abdülkadir Selvi yazısında şu ifadeleri kullandı:

Rapor neden yayınlanmadı tartışmasına girecek değilim. CHP milletvekillerinin rapora yazdığı muhalefet şerhinin üzerinde durmak istiyorum. CHP’li üyeler 15 Temmuz’un gri noktalarına işaret ediyorlar. Ben de katılıyorum. Aydınlatılması gereken noktalar var.

Affedilmeyecek işler var. CHP’li üyelerin muhalefet şerhinde itiraz ettiğim nokta ise gerçeği ortaya çıkarmak yerine, darbenin faturasını Erdoğan’a kesmek gibi bir saplantının içine düşmeleri. Darbeye karşı direnen bir lideri darbeci göstermek gibi bir gayretin içine girmişler.

Muhalefet şerhinin daha ikinci maddesinde “15 Temmuz kontrollü bir darbedir”deniliyor. 25’inci maddesinde “OHAL’le birlikte Erdoğan’ın karşı darbe süreci başlamıştır” iddiası dile getiriliyor. 28. madde ise “Gerek 15 Temmuz darbe girişimi, gerek Erdoğan darbesi” diye devam ediyor. CHP milletvekilleri, 36. maddede ise kendilerini aşmışlar. “15 Temmuz darbe girişimi karşı darbe yapmak amacıyla sonuçları kullanılan bir darbe girişimidir”diyorlar.

26’ncı maddede ise 15 Temmuz Komisyonu hakkında “Darbeyi araştıran değil, Erdoğan’ın karşı darbesini aklayan bir kara propaganda aracına dönmüştür” ithamında bulunuluyor. Madem komisyon böyleydi, o zaman bu komisyonun raporunun yayınlanmasını neden istiyorsunuz? Maksat, 15 Temmuz Erdoğan darbesi diye uluslararası mahkemelere gideceklere TBMM’nin resmi raporuyla gerekçe sunmak olmalı. Peki, bu kimin işine yarar? Darbeci F..Ö’nün boynuna madalya takmış olmaz mıyız?

Kategoriler
Haberler

“3 milyon üyeli TOBB ve TESK’in kasası iktidarın emrinde”

Ahval’den Gazeteci Zülfikar Doğan’ın analizi şöyle;

Geçmiş iktidarlar döneminde, özellikle ekonomi politikaları konusunda muhalefet yürüten, eleştirilerini, taleplerini gerektiğinde ülke çapında eylemlerle ortaya koyarak iktidarlara geri adım attıran, milyonlarca üyeye sahip Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu (TESK), Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK),  Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) gibi işveren, sanayici, ihracatçı, küçük esnaf-sanatkâr, küçük ve orta boy işletmeleri (KOBİ) temsil eden örgütler, AKP döneminde suskunluğa bürünürken, bir yandan da “iktidarın arka bahçesi” haline geldi.

Özel yaslarla kurulan ve geçmişleri 60-70 yıla kadar uzanan bu örgütlerin sahip oldukları büyük parasal kaynakların nasıl ve nerelere harcandığı konusu da şeffaf olmadığı için eleştirilere neden oluyor.

Ekonomideki kritik gelişmelere, her alanda artan ve krize doğru ilerleyen sorunlara rağmen işverenlerin, iş insanlarının ve onları temsil eden örgütler, iktidarın hışmını üzerlerine çekmemek için susuyor. İktidarın vergi denetimlerini, kredi kaynaklarını kesme, vergi borçları için icra-haciz uygulama ya da banka hesaplarına elektronik haciz uygulama gibi baskılarla sindirip susturduğu, iş dünyası sıkıntılarını, sorunlarını yüksek sesle dile getirmekten de kaçınıyor.

Son iki yılda 2 bine yakın büyük ve orta boy şirket, holding, sanayi ve inşaat grupları iflas ya da konkordato ilan ederken, sadece 2019 yılında bu sayı resmi rakamlarla 890 oldu. TESK’in rakamlarıyla son beş yılda işyerini kapatmak zorunda kalan küçük işletme ve esnaf sayısı 570 bin oldu.

TOBB, TESK ve TİSK’in yanı sıra iş insanlarının, sanayicilerin örgütlendiği diğer iki büyük sivil toplum kuruluşu ise Türkiye’nin en büyük sanayi, finans kuruluşlarını bünyesinde toplayan 643 üyeli Türkiye İş İnsanları ve Sanayicileri Deneği (TÜSİAD) ile iktidara yakın muhafazakâr iş insanlarını çatısı altında toplayan yaklaşık 17 bin üyeli Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD). TÜSİAD zaman zaman demokratikleşme, hukuk devleti, şeffaflık çağrıları yapsa da sesiz cılız çıkıyor. MÜSİAD ise iktidarın her adımını onaylayarak, destek açıklamaları yapıyor. 

Ülke çapında 81 il ve yüzlerce ilçeye yayılan 365 ticaret, sanayi, deniz ticaret odası ve ticaret borsalarının çatı örgütü TOBB, 1 milyon 300 bine varan üye sayısı ve yasa gereği üyelerden aldığı aidatlar, tescil ücreti, ticaret sicil kaydı, işyeri açma belgesi vb. zorunlu ödemelerle yüz milyarlarca liralık gelire sahip en varlıklı örgüt. 

Aynı şekilde 1 milyon 730 bin küçük esnaf, sanatkâr, bakkal, manav, kasap, şoför, berber, KOBİ üyesiyle TESK de kasası dolup taşan diğer örgüt. Kamu bankalarını, Merkez Bankası’nı, Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) devredilen kuruluşların varlıklarını dilediği gibi kullanan Cumhurbaşkanı Erdoğan iktidarı, kontrolüne aldığı TOBB, TESK gibi kuruluşların kaynaklarını da kendi amaçları için dilediği gibi kullanıyor.

AKP iktidara geldiğinden bu yana TÜSİAD başkanı iki yılda bir yapılan genel kurullarla dokuz kez değişti. Buna karşılık Rifat Hisarcıklıoğlu 2001’den bu yana 19 yıldır TOBB Başkanlığı’nı yürütürken, Bendevi Palandöken ise 2007’den bu yana 13 yıldır TESK başkanı. Palandöken’in oğlu 24 Haziran 2018 seçiminde AKP’den milletvekili adayıydı. Gerek Hisarcıklıoğlu gerekse Palandöken başında oldukları milyonlarca üyeden toplanan paralarla TOBB ve TESK’i iktidarın emrine sunmuş haldeler.

Erdoğan başkanlığındaki TVF’de yönetim kurulu üyeliğine getirilen Hisarcıklıoğlu, TOBB’un AKP öncesi “muhalif” geçmişini pasifize ederken, Palandöken de ekonomik sıkıntılardan ötürü her gün kepenk indiren, işyerini kapatan binlerce esnaf üyesinin sorunlarını dile getirmek yerine, iktidara övgüler düzmeyi yeğliyor.

Hisarcıklıoğlu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aradığı “beş babayiğit” arasına katılarak başlangıç yatırım tutarı 22 milyar TL olarak açıklanan yerli-milli otomobil projesine TOBB’u ortak etti. Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu A.Ş. (TOGG A.Ş) yönetim kurulu başkanlığını üstlenen Hisarcıklıoğlu, TOBB’u da şirkete yüzde 5 ortak ederek açıklanmayan tutarda bir kaynağı projeye aktarma yükümlülüğünü üstlendi.

Cumhurbaşkanlığı kararındaki 22 milyar TL’lik yatırım tutarı bile esas alınsa, TOBB’un kasasından yerli oto projesine akacak para en az 1,1 milyar (yaklaşık 200 milyon dolar) TL olacak. TOBB aynı zamanda Kredi Garanti Fonu (KGF), Gümrük ve Turizm A.Ş (GTİ), KOBİ Girişim Sermayesi A.Ş (KOBİAŞ), Fuar A.Ş gibi çok sayıda kuruluşa da iştirak edip, kaynak aktararak Erdoğan yönetiminin her seçim öncesi ilan ettiği ekonomik paketlere, kredi ve istihdam kampanyalarına en büyük desteği sağlıyor.

2015 yılında yapılan TOBB ile iktidar arasında imzalanan bir protokol ile 27 Mayıs 1960 ihtilalinde idam edilen Başbakan Adnan Menderes’in yargılandığı Yassıada ve Sivriada, korunması gereken tarihi ve doğal varlık (SİT alanı) statüsünden çıkartılıp yapılaşmaya açıldı. Yassıada’yı kongre ve konaklama turizmine açacak “Demokrasi ve Özgürlük Adası” projesi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bu iş TOBB’a yakışır” talimatıyla, TOBB’un iştiraki GİT A.Ş tarafından üstlenildi. 

Şubat 2019’da tamamlanması planlanan Yassıada projesi bu tarihe yetişmediği gibi, başta 500 milyon TL olarak tahmin edilen harcamalar da öngörülenin iki katına yaklaştı. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın (CSBB) Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) yatırımları raporunda, Yassıada projesinin maliyeti 140 milyon 476 milyon dolar (814 milyon TL) olarak yer aldı. 

Tarihi ada, 125 odalı otel, 600 betonarme bungalov villa, bin 200 kişilik cami kongre salonları ile beton yığınına dönüştürüldü. Adanın son görüntüsü ve tüm yeşilin yok edilmesi kamuoyunda büyük tepki çekince, TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu proje tamamlanınca adaya 100 yetişmiş ağaç dikileceğini açıkladı. 

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu T24 haber portalı yazarlarıyla buluşmasında, Kanal İstanbul tartışmaları nedeniyle işveren örgütlerinin, sendikaların, meslek kuruluşlarının sessizliğine ilişkin soruyu yanıtlarken, “TOBB ve TESK Erdoğan’a bağlanmış durumda. İkisinin de demokrasiye bağlılıkları konusunda endişem var” dedi. Kılıçdaroğlu; “Örneğin Yassıada’yı TOBB’a yaptırdılar.

Kimse sormuyor orada ne oluyor, TOBB ne kadar kaynak harcadı? Kimin kaynağını harcıyor? TOBB kamusal nitelikte bir örgüt. Şirket sahibi insanlar yasal zorunluluk olarak TOBB’a, TESK’e aidat ödüyor ve bu aidatların toplamı büyük meblağlara ulaşıyor. TOBB acaba toplanan paraların nereye gittiğini kendi üyelerine anlatabildi mi? Medya da bu sorunun cevabının peşine düşmeli.” sözleriyle, TOBB’un kaynaklarının iktidarın emrine sunulmasına tepki gösterdi. 

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve parti sözcüsü Faik Öztrak, Ahval’in “TOBB, TESK gibi kuruluşların kaynaklarının iktidarın istekleri doğrultusunda harcanması, bu harcamaların tutarıyla ilgili bir tespitiniz var mı?” sorusuna şöyle karşılık verdi;

“Sayın genel başkanın bu konuda bir bildiği var. Benim alanım değil ama kendisine sanırım bu konuda somut bilgiler ulaşmış. Bunlar, kendi kanunları olan, görevleri, alanları belirlenmiş kurumlar. Bu kuruluşlar çok ciddi kaynaklara sahip. Kendi görevleri olmayan alanlara üyelerinden topladıkları bu paraları harcıyorlar. Harcamaları şeffaf olmak zorunda. TOBB yerli araba yatırımına ortak oluyor, para koyuyor. Bunu üyelerine ve hepimize açıklamak zorunda.”

Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları sonrasında TOBB ve TESK suskun. Açıklama, ya da yanıt vermeye gerek duymadılar. 3 milyonu aşan üyeye sahip iki kuruluş, anlaşıldığı kadarıyla, iktidarın gölgesinde hesap verme kaygısı yaşamaksızın, kasalarını Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidarın emrine vermeyi sürdürecekler. 

Kaynak: Ahval

Kategoriler
Haberler

Kardan gelin damat yapıp halay çekerek eğlendiler

Şemdinli’de 3 gündür etkili olan kar yağışı hayatı olumsuz etkiledi. Kar yağışını fırsat bilen bazı gençler, evlerinin önünde kardan gelin ve damat yaptı.

Bindallı giydirilen ve boynuna takı takılan gelin ile kardan adam etrafında halay çeken gençler, doyasıya eğlendi. 1,5 metre boylarında yapılan ve büyük ilgi gören gelin ve damat, herkesin eğlencesi haline geldi.

Gençlerden Amed Taş, karın keyfini çıkarmak için kardan damat ve gelin yaptıklarını belirterek, “Ablam ve ağabeyimle birlikte bunları yaptık. Bunları yapmak için 1 saat uğraştık. Güzel bir şey ortaya çıktı. Takı da taktık” dedi.

Kategoriler
Haberler

26 yıllık deneyimi, 52 yaşında taksici yaptı

Uşak’ta bir taksi durağında 2 yıldır şoförlük yapan 3 çocuk annesi Güler Güzel içindeki çalışma hırsından dolayı taksicilik mesleğini yapmaya karar verdi.

Araç kullanmayı sevdiğini söyleyen Güzel, ailesine yük olmamak ve geçimini sağlayabilmek için gece gündüz demeden direksiyon sallıyor.

26 yıl önce direksiyon başına oturan Güzel, araba kullanma konusunda edindiği deneyimini, 2 yıldır taksicilik yaparak hem paraya dönüştürüyor hem de insanların takdirini topluyor. Güzel, aldığı olumlu tepkilerin ardından işine daha çok sarıldığını belirterek tüm kadınların taksi şoförlüğü yapabileceklerini dile getiriyor.

“Herkes istediği mesleği yapabilir”

Mesleğinden oldukça memnun olduğunu dile getiren Güler, “Araç kullanmayı çok sevdiğim için ve taksiciliğe de merakım olduğu için bu işe severek başladım. 3 tane evladım var ama hiç kimseye yük olmamak amacıyla ve çalışma hevesimle birlikte şimdi ayaklarımın üstünde durabiliyorum. Taksiciliği meslek olarak seçtim, devam ediyorum. Müşterilerim de çok memnun, bazen görenler ‘Aa bayan şoför’ diyerek şaşırıyorlar. ‘Abla çok memnunuz, bayan sürücüyle rahatlıkla konuşabiliyoruz, rahatlıkla yolculuk, seyahat yapabiliyoruz’ diyorlar. İşin özü erkek kadın diye bir şey yok. Herkes istediği mesleği yapabilir” diye konuştu.

Taksi işletmecisi İsa Yavuz, Uşak’ta kadın bir taksi şoförüne ihtiyaç olduğunu belirterek, “Uşak’ta bir bayan taksici şoförüne ihtiyaç olduğunu tespit ettim. İnsanlardan da böyle bir talep geldi. Müşterilerimizin çoğundan ‘Bir bayan taksi şoförü olsa’ diye istek geldi. Ben de bunlara istinaden cinsiyet ayrımı yapılmadan bu işi bayanlar da yapabilir düşüncesiyle böyle bir hizmet sunmaya başladım” dedi.

Şehit yakını ve gazilere ücretsiz

Uşak Muharip Gaziler Derneği Başkanı İsmail Soyöz, “Taksideki gaziler için yapılan ulaşımdaki fedakârlığı görünce çok memnun olduk. Kendilerine çok teşekkür ederiz. Kadınlar da bu işlerde çok başarılı olduğu için güzel hizmet yaptıkları kanaatindeyim. Uşak’ta bu taksilerden çok memnunuz” şeklinde konuştu.

Mine Tatay
 

Kategoriler
Haberler

Samsun’da gemiyi karadan yürüttüler

Geçen gece Samsun’da kara yolunda yaklaşık 15 metre uzunluğundaki geminin tırın üstünde götürülmesi vatandaşların dikkatini çekti.

Samsun-Ordu kara yolu Atatürk Bulvarı üzerinde seyahat eden tıra yüklenen “Bozkurt Reis 2” isimli gemi, trafiğin seyrek olduğu geç saatlerde kara yolundan taşındı. Vatandaşlar, Samsun sokaklarında dolaşan gemiyi cep telefonu kamerasıyla kayda aldı.

Tamir amaçlı bir yerden bir yere taşındığı düşünülen gemi, tır üzerinde yoluna devam etti.

Erdi Demür